“Es-Seyyidü’l-Hâcc Hâfız Muhammed Murâdu’n-Nakşibendî İbnü’ş-Şeyhi’l-Hacc Abdü’l-Halimi’n-Nakşibendî.”

Bu ibare, zât-ı muhteremin hem ilmî hem de mânevî hüviyetini veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira bu ifadede onun seyyidlik nisbeti, hac farizasını eda etmiş olması, Kur’ân-ı Kerîm hâfızı oluşu ve Nakşbendiyye silsilesine mensubiyeti açıkça beyan olunmaktadır. Aynı zamanda babası olan Ahıskalı Abdülhalim Efendi hazretlerine nisbet edilmesi, onun hem neseben hem de irfanen bu mübarek silsile içinde yetiştiğini göstermektedir.

Böylelikle Mehmed Murad Efendi hazretleri, yalnız şahsî bir âlim ve mutasavvıf olarak değil; aynı zamanda atalarından devraldığı irfan mirasını taşıyan bir silsile evladı olduğunu bu mukaddime ibaresiyle zarif bir surette ifade etmiş bulunmaktadır.

Padişah-ı Âlem-penâh, Hakan-ı Rûy-i Zemîn, Halife-i Müslimîn, Zıllullahi fi’l-Arz, Sultanü’l-Berreyn ve Hâkânü’l-Bahreyn Sultan Abdülmecid Han bin Mahmud Han, irfan yolunda Mustafa İsmet Garibullah hazretlerinden Nakşbendiyye nisbeti almış olup bu silsile-i aliyyenin feyz ve bereketiyle terbiye olunmuştu. Bununla beraber, gönül ve irfan meclislerinden geri durmayarak Ahıskalı Abdülhalim Efendi hazretlerinin sohbetlerine de devam ederdi. Kendileri Muradı Münzevî Tekkesi şeyhi olup hem Nakşbendiyye yolunda irşad sahibi bir mürşid, hem de Mevlevî meşrebine nisbeti bulunan bir gönül eri idi.

Ahıskalı Abdülhalim Efendi hazretleri, bilhassa Mesnevîi Şerîf üzerine yaptığı derin izah ve şerhlerle tanınmış bir Mesnevî şârihi idi. Bu ilim ve irfan mirası, oğlu Molla Mehmed Murad Efendi hazretlerine de intikal etmiş; kendileri de Mesnevî üzerine kaleme alınmış en mühim ve geniş şerhlerden birini telif eden büyük meşâyıh arasında yer almıştır.

Bu silsilede dikkat çeken husus şudur ki: Molla Mehmed Murad Efendi her ne kadar Nakşî bir şeyh olarak irşad makamında bulunmuş ise de, babasından aldığı irfanî miras ve gönül nisbeti sebebiyle Mevlânâ Celâleddîni Rûmî hazretlerinin hikmet dolu mirasına da derin bir bağlılık göstermiştir. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf’i şerh etmesi, tasavvuf tarihinde nadir rastlanan bir incelik ve zenginlik arz eder.

Zira bir zâtın hem Nakşbendî meşrebinde bir mürşid olması, hem de Mevlevî irfanının en mühim eseri olan Mesnevî üzerine derin bir şerh kaleme alması, onu ve eserini tasavvuf literatürü içinde pek nadir ve kıymetli bir mevkie yerleştirmektedir. Böylece iki büyük irfan yolunun hikmetleri, onun kaleminde ve irşadında zarif bir tevafukla birleşmiş; ortaya hem ilmî hem de mânevî değeri yüksek bir miras çıkmıştır.

Mehmed Murad Nakşibendî hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin hikmet dolu beyitlerinden birini şerh ederken latîf ve dikkat çekici bir işarete temas eder. Ona göre Mevlânâ hazretleri, Mesnevî-i Şerîf’te yer alan bir beyitinde, henüz Bahaeddin Nakşibend hazretleri dünyaya teşrif etmeden evvel dahi, Hâcegân silsilesinin ileride Nakşibendiyye adıyla anılacağına remz ve işaret buyurmuştur.

Murad Efendi hazretleri bu işareti, velâyet erbabının nazarında zamanın perdelerinin farklı tecellî ettiğini gösteren ince bir hakikat olarak değerlendirir. Zira hakikat ehlinin sözlerinde çoğu zaman gelecek zamanlara dair remizler ve ledünnî işaretler bulunur. Bu bakımdan Mevlânâ’nın beyitinde yer alan bu ima, Hâcegân yolunun ileride Nakşibendiyye adıyla şöhret bulacağına dair manevî bir tebşir olarak telakki edilmiştir.

Böylece Murad Nakşibendî hazretleri, Mesnevî şerhinde yalnızca lafzın zahirî manasını açıklamakla kalmamış; aynı zamanda tasavvuf silsileleri arasındaki mânevî irtibatı ve irfan yolunun tarih içindeki ince tecellîlerini de nazara veren derin bir yorum ortaya koymuştur.

Mehmed Murad Efendi, 23 Muharrem 1203 tarihinde (24 Ekim 1788) İstanbul’un ilim ve irfan kokan semtlerinden Çarşamba, Fatih’da dünyaya teşrif etmiştir. Kendileri, aynı semtte bulunan Murad Molla Tekkesi’nin şeyhi olan irfan ehli Ahıskalı Abdülhalim Efendi’nin mahdumu idi.

Tekke ile zengin bir kütüphaneden müteşekkil olan Murad Molla Külliyesi’nin bânisi ise Rumeli Kazaskerlerinden Damadzâde Mehmed Murad Molla olup, Mehmed Murad Efendi’nin aynı isimle anılması zaman zaman bu iki zatın birbirine karıştırılmasına sebep olmuştur.

Bu muhterem zâtın hayatına dair tafsilatlı malumat, ekseriyetle kaleme aldığı Mâ Hazar isimli eserinin sonunda yer alan hâl tercümesi ile Vekāyi‘nâme adlı eserinden istifade edilerek bilinmektedir.

Mehmed Murad Efendi hazretleri, ilk tahsiline Çarşamba’da bulunan Mehmed Himmet Efendi’nin mektebinde başlamıştır. Henüz on yaşına vardığında Kur’ân-ı Kerîm’i hıfz ederek hıfzını ikmâl etmiş, ardından iki sene müddetle Gebzeli Ahmed Efendi’nin mektebinde tahsiline devam etmiştir.

Gençlik yıllarında ilme ve irfana olan şevkiyle temâyüz eden bu zât, on sekiz yaşına kadar devrin mümtaz âlimlerinden hususî dersler alarak kendisini yetiştirmiştir.

Tasavvuf ve edebiyat sahasında da mühim zevâtın sohbet ve derslerinden istifade etmiştir. Abdullah Kâşgarî’nin halifelerinden Sâlih Afîf Efendi’den Fars edebiyatının mühim klasiklerini tahsil etmiş; yine Hoca Neşet Efendi’nin talebelerinden Süleyman Vahyî Efendi’den Şevket-i Buhârî divanını ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf’ini okumuştur.

Ayrıca devrin marifet ehli âlimlerinden Kethüdâzâde Ârif Efendi’den de istifade ederek ilmî ve mânevî kemâlini artırmıştır. Şeyh Coşkun Efendi’den Kur’ân ve kıraat ilimlerini tahsil etmeye başlamış; bu zâtın vefatından sonra reîsülkurrâ makamına gelen Abdullah Efendi’nin derslerine devam ederek kıraat ilminde de icazet derecesine yaklaşmıştır.

Babası Ahıskalı Abdülhalim Efendi’nin 1230 (1815) yılında irtihâl etmesi üzerine, Mehmed Murad Efendi hazretleri onun yerine Murad Molla Tekkesi’nin meşihat makamına tayin edilmiştir. Böylece hem ilim hem de irşad vazifesini deruhte ederek pek çok talebenin yetişmesine vesile olmuştur.

Bu devrede de tahsilini bırakmamış; 1824 senesinde Galata Sarayı kütüphane hocası İmamzâde Mehmed Esad Efendi’den dinî ilimler okumuş, Benlizâde Ahmed Efendi’den kıraat icâzeti almıştır.

Kendi kaleme aldığı hâl tercümesinde, 1833 senesinde tekkesinde Mesnevî-i Şerîf, Şifâ-i Şerîf, Şevket ve Sâib-i Tebrîzî divanları gibi eserleri talebelerine okuttuğunu; bununla birlikte kıraat, aruz ve fıkıh dersleri verdiğini beyan etmektedir. Bu durum, onun yalnız bir şeyh değil aynı zamanda ilim ve edebiyat meclislerinin merkezinde bulunan bir mürşid-i kâmil olduğunu göstermektedir.

Murad Nakşibendî hazretleri, Mesnevî irfanını daha geniş kitlelere ulaştırmak maksadıyla 1844 yılında tekkenin yanında bir Dârülmesnevî inşa ettirmiştir. Bu müstesna mekân, 18 Ocak 1845 tarihinde bizzat Abdülmecid hazretlerinin teşrif buyurduğu ihtişamlı bir merasimle açılmıştır.

Bu hadise, hem Mesnevî irfanına verilen kıymetin hem de Murad Efendi hazretlerinin ilmî ve mânevî makamının devlet erkânı nezdinde ne kadar takdir edildiğinin açık bir nişânesi olmuştur.

Molla Mehmed Murad Efendi hazretlerinin irşad makamında bulunduğu dergâh, her ne kadar Nakşbendiyye yoluna mensup bir âsitâne ise de, orada icra olunan usûl ve erkân büyük bir hikmet ve letafetle tertip olunmuş idi.

Evvel emirde dergâhta Nakşbendiyye silsilesinin mühim erkânından olan Hatm-i Hâcegân icra olunur; müridân ve muhibbân, huzur ve huşû içinde bu zikr-i latîf ile gönüllerini saflaştırır, kalplerini Hakk’ın zikrine müheyyâ hâle getirirlerdi. Bu mukaddime ile kalpler tasfiye edildikten sonra meclis, ilim ve irfanın nurlarıyla müzeyyen bir hâl alırdı.

Bunun akabinde, Mesnevî-i Şerîf’in usûlü üzere ders halkası kurulurdu. Bu derslerde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin hikmet ve irfanla dolu beyitleri okunur; zâhir ve bâtın incelikleriyle şerh edilerek taliplerin gönüllerine marifet tohumu ekilirdi. Böylelikle meclis, hem ilim hem de aşk ile yoğrulmuş bir sohbet meclisine dönüşürdü.

Bu irfan dersinin ardından ise, meclis-i zikrin bir başka merhalesi olarak Mevleviyye erkânına muvafık şekilde cehrî zikir icra edilirdi. Böylece sâliklerin gönülleri evvela sükûn ve huzur içinde Hatm-i Hâcegân ile tasfiye olunur, ardından Mesnevî sohbetleriyle marifetle nurlanır, nihayet cehrî zikir ile ilâhî muhabbetin hararetiyle coşup feyizlenirdi.

Bu tertip ve usûl, Nakşbendî sükûneti ile Mevlevî aşkını aynı irfan meclisinde cem eden nadide bir tasavvuf terbiyesi olarak temâyüz etmiş; dergâhı hem zikir hem ilim hem de muhabbet menbaı hâline getirmiştir.

Molla Mehmed Murad Efendi hazretleri, arz ettiğimiz üzere hem bir Mesnevîhân hem de Nakşbendiyye yolunun bir mürşidi olarak, irşad ve tedris vazifesini deruhte ettiği Dârü’l-Mesnevî’de talebelerine okuttuğu Mesnevî-i Şerîf’in tamamına şâmil olan kıymetli bir şerh kaleme almıştır.

Bu müstesna eser, Hülâsatü’ş-Şürûh adıyla maruf olup, Mesnevî üzerine telif edilmiş şerhler arasında mühim bir mevki işgal eder. Zira Mehmed Murad Efendi hazretleri bu eserinde yalnızca beyitlerin zahirî manalarını izah etmekle iktifa etmemiş; bilakis tasavvufî incelikleri, irfanî işaretleri ve hakikat ehlinin nazarında saklı bulunan bâtınî remizleri de büyük bir dirayet ve vukufla beyan etmiştir.

Bu bakımdan Hülâsatü’ş-Şürûh, Mesnevî şerh geleneği içerisinde hem ilmî derinliği hem de tasavvufî letafeti bir araya getiren nadide eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. Müellifin hem Nakşbendî irşad silsilesine mensup bir şeyh olması hem de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin hikmet deryası olan Mesnevî’sini şerh edecek derecede derin bir Mesnevî vukufuna sahip bulunması, bu eseri daha da müstesna ve kıymetli kılmaktadır.

Nitekim bu eser, asırlar boyunca Mesnevî ile iştigal eden ehil kimseler tarafından müracaat edilen mühim kaynaklar arasında yer almış; Mesnevî irfanını anlamak isteyenler için bir rehber ve bir anahtar mesabesinde görülmüştür.

Sultsn Abdülmecid hazretleri, böylesi ince meşrep ve latîf irfan erbabının kıymetini takdir eden bir padişah olarak temâyüz etmişti. Nitekim Molla Mehmed Murad Efendi hazretlerinin irfan ve hikmet meclislerine olan rağbeti ve Mesnevî-i Şerîf tedrisine verdiği ehemmiyet, zât-ı şâhâneleri tarafından bizzat takdir ve taltif olunmuştur. Onun hakkında meşayıh şöyle buyurmuşlardır:

"Duâ-yı padişahla cümle ihvân,

Olurlar hep müdavim leyl-ü rûzân,

Zevâl bulmaz cihân durdukça ey cân,

Bu şehinşâh-ı cihân Abdülmecid Hân,

Gönülle yardım et Hakk’a gidelim,

Cemâli bâ kemâle seyridelim.

Gelmedi cihana böyle Şehinşah

Kuruldu sayesinde hayli hangah

Sitanbul Şam u Erzurum dahi gah

Ânın hem ekseri erkânı âgâh

Gönülden et dua Hakka gidelim

Cemali ba kemali seyr edelim..."

Bu takdir ve hürmetin bir nişânesi olarak, Mesnevî tedrisinin ihyası maksadıyla tesis edilen Dârü’l-Mesnevî’nin inşasına himmet ve destek vermekle kalmamış; aynı zamanda bu mübarek mekânın açılış merasimine de bizzat teşrif buyurmuştur.

Bu hâdise, yalnızca bir tekkenin yahut bir dershânenin açılışı değil; aynı zamanda devlet erkânının irfan meclislerine, tasavvuf erbabına ve Mesnevî hikmetine gösterdiği yüksek hürmetin açık bir tezahürü olarak telakki edilmiştir. Böylece sultan ile irfan ehli arasında, zahir ile bâtını birleştiren zarif bir münasebet tecellî etmiş; devletin zerafeti ile hikmet meclislerinin nuru aynı ufukta birleşmiştir.

Bu mübarek mecliste teşekkül eden ders halkasına zamanla nice ulemâ, ehl-i irfan ve ricâl-i devlet devam etmiş; irfan ve hikmetten müteşekkil bu sohbetler, devrin mümtaz simalarının gönüllerini cezbeden bir menba hâline gelmiştir. Zira Sultan Abdülmecid Han Hazretlerinin inşa ettirdiği Molla Mehmed Murad Efendi hazretlerinin kurduğu bu irfan halkası, yalnız bir tekke meclisi olmayıp ilim, edeb ve marifetin birleştiği nadide bir mahfil mesabesindeydi.

Bu sebeple, burada yapılan Mesnevî-i Şerîf dersleri ve irfan sohbetleri, hem zahir ilimlerinde mahir olan ulemânın hem de devlet hizmetinde bulunan ricâlin rağbet ettiği bir mekteb-i hikmet hâline gelmiştir.

Nitekim bu ders halkasının müdavimleri arasında, Osmanlı ilim ve fikir hayatının mühim simalarından Ahmed Cevdet Paşa gibi büyük şahsiyetler de yer almış; bu irfan meclislerinden nice münevver ve fazilet sahibi zatlar yetişmiştir. Böylece Murad Efendi hazretlerinin kurduğu bu ders halkası, yalnız kendi devrinde değil, sonraki nesiller üzerinde de derin tesirler bırakan bereketli bir irfan ocağı hâline gelmiştir.

Mevlâ-yı Teâlâ hazretleri, ilim ve irfan deryası olan mübârek ecdâdımızın bıraktığı hikmet ve marifet mirasından bizlere de nasip ve hisseler ihsan eylesin; gönüllerimizi onların irfanıyla nurlandırıp, yolumuzu onların edep ve hikmetleriyle müstakim kılsın. Zira o mübarek zâtlar, ilmi yalnız lafızda değil hâlde yaşayan, irfanı ise kalpten kalbe nakleden birer kandil misali bu ümmete rehber olmuşlardır. Cenâb-ı Hak bizleri de onların izinden ayırmayıp, ilimle amel eden, irfanla kemâl bulan kullarından eylesin. Âmin…

Kaynakça

Ahmed Cevdet Paşa. (1991). Tezâkir (Tetimme, 40). Hazırlayan: Cavid Baysun. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Ahmed Lûtfî Efendi. (1999). Vak’anüvîs Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi (Cilt VI–VII–VIII). Hazırlayan: Yücel Demirel. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Fatma Aliye Hanım. (1994). Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı. Hazırlayan: Metin Hasırcı. İstanbul: Pınar Yayınları.

Murad Nakşibendî. (1286). Mâ Hazar. İstanbul, s. 230–256.

Mehmed Murad Nakşibendî. Hülasatü’ş-Şürûh (I. cilt). İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Yazma Eser No: TY 6309.

Tanman, Baha. (1994). “Murad Molla Tekkesi ve Kütüphanesi.” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt V. İstanbul: Kültür Bakanlığı – Tarih Vakfı Yayınları, s. 516–517.