Saltanatın Celâli, Hâşimî Hânedânının Şerefi ve Köklü Kraliyet Hânedânlarının Meâsirine Dair
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd; mülk ve melekûtun sahibi, izzet ve ceberûtun mâliki olan; mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan; günleri ve devletleri hikmetinin muktezasınca kulları arasında tedâvül ettiren; sultanların ve devletlerin değişip dönüşmesinde basiret sahipleri için ibretler var eden; saltanat sahiplerinin omuzlarına raiyyetin emanetini ve mesuliyetin ağırlığını yükleyen Allah Teâlâ’ya mahsustur. Dünyada da âhirette de hamd O’nadır; hüküm O’nundur ve nihayet O’na döndürüleceksiniz.
En kâmil salât ve selâmlar; Efendimiz ve Mevlâmız Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selleme; mülk ve melekûtun nuruna, kâinatın fahrine, Adnân evlâdının efendisine, Benî Hâşim’in tâcına ve Allah’ın âlemlere ihsan ettiği rahmete olsun. Onun tertemiz Âline, mübarek itretine, güzide ashabına ve kıyamete kadar onların izini ihsan, edep ve vefa ile takip edenlerin üzerine olsun.
Emma ba‘d;
Saltanat ve meliklik, bizim medeniyet mirasımızda yalnızca idare şekillerinden biri yahut idarecileriyle beraber sona eren sırf siyasî bir sistem değildir. Bilakis adalet ve emanet üzerine kaim oldukları vakit onlar; devletin hâfızası, tarihin yaşayan şahidi, ümmetin vakar ve izzetinin remzi, geçmişini bugünü ve geleceğine bağlayan mânevî bir köprüdür.
Hükûmetlerin ömürleri senelerle, siyasî devirler mahdut müddetlerle ölçülebilir. Fakat köklü kraliyet hânedanlarının ömürleri asırlar ve nesillerle ölçülür.
Zira melik yalnız kendi gününün evlâdı değildir. Omuzlarında ecdadının hatırasını, halkının hâfızasını ve henüz dünyaya gelmemiş nesillerin emanetini taşır.
Saltanattaki heybet ve vakar sırrı işte buradan doğar.
Taht yalnız bir makam değil, emanettir.
Taç yalnız bir ziynet değil, mesuliyettir.
Hükümdar ailesi yalnız bir aile değil, yaşayan tarihtir.
Veliahtlık ise yalnız bir imtiyaz değil, hizmet ahdi ve geleceğin emanetini taşımaya hazırlanmaktır.
Kadîm kraliyet örfleri, âdetleri, merasimleri ve teşrifatı da ruhsuz birtakım şekiller değildir. Bilakis asırların inceltip kemâle erdirdiği hikmetin lisânı; kuvveti edeble terbiye eden, heybeti vakar ile bezeyen ve saltanatı mesuliyetle kayıt altına alan ince bir medeniyet terbiyesidir.
Bu sebeple sultan yalnızca bir şahıs değildir.
Taşıdığı makam itibarıyla devletin heybetinin mazharı, devamlılığının müşahhas remzi, mazlumun kendisine sığınmayı umduğu melce ve nizam ile istikrarın muhafızıdır.
Şahsı fânîdir; fakat taşıdığı emanet ömründen daha geniş, zamanından daha eski ve hayatının hudutlarından daha uzun tesirlidir.
Hükümdar ailesine muhabbet de sahih mânâsıyla yalnız şahıslara bağlanmak değildir. Bilakis onların temsil ettiği şeref, edep, köklü örf, neseb vakarı, hizmet mefkûresi ve nesilden nesle intikal eden devlet emanetine vefadır.
Tasavvuf ve mârifet ehlinin nazarıyla baktığımızda ise bütün dünyevî saltanatların sûretinden daha yüce bir hakikate yükseliriz:
Mülk yalnız Allah’ındır.
Melikin kemâli, “Mülk benimdir” demesinde değil; kalbiyle, lisanından evvel şu hakikati müşahede edebilmesindedir:
“Bu mülk, Allah’ın bana tevdi ettiği bir emanettir.”
Melikler gelir ve geçer; tahtlar kurulur ve yıkılır; sarayların kandilleri yanar, sonra söner. Fakat Mâlikü’l-Mülk olan Allah’ın saltanatına ne zeval erişir ne de gurûb.
Taç bu şuurla taşınırsa hizmete; kuvvet bu idrakle kullanılırsa adalete; saltanat bu edeble muhafaza edilirse raiyyet için rahmete dönüşür.
Âl-i Osman: Büyük Devletin Hâtırası ve Asırların Vakarı
Biz, kökleri asırların derinliklerine uzanan tarihî bir ağacın gölgesinde yetişmiş medeniyetin evlatlarıyız.
Emevîlerden Abbâsîlere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar nice büyük devletler ve hânedanlar gelip geçti. Gök kubbenin altında nice sancak yükseldi, nice bayrak dalgalandı, nice devlet kuruldu ve ardından tarihin sahifelerine çekildi.
Bizim tarihimizde hükümdar hânedanı mefhumunun en celî tecellîlerinden biri Hânedân-ı Âl-i Osman’dır.
Osman Gazi’den Sultan Mehmed Fâtih’e, Sultan I. Selim’den Kanûnî Sultan Süleyman’a ve Sultan Abdülhamid Hân’a kadar uzanan bu silsile, yalnız bir ailenin tarihi değil; yaklaşık altı asır devam etmiş bir devlet ve medeniyet tecrübesidir.
Bir zamanlar İstanbul’daki tahtın gölgesi Balkanlardan Hicaz’a, Kafkaslardan Afrika’ya kadar uzanıyor; türlü milletler, kavimler ve lisanlar müşterek bir siyasî ve medenî nizam altında yaşıyordu.
Bugün o saraylar sükûta ermiş olsa dahi sükûtlarında bir hitap vardır.
Sanki eski kubbeler hâlâ tarihin derinliklerinde şu duayı terennüm etmektedir:
“Allah’ım! Devleti adaletle daim, ümmeti izzetle muhafaza eyle ve kulların arasında hak terazisini kaim kıl.”
Taht kaldırılabilir, sarayların kapıları kapanabilir, sancaklar indirilebilir. Fakat bir milletin ruhuyla asırlar boyunca kaynaşmış hânedân hâfızası kolay kolay silinmez.
Sonra devran döndü; zamanın dili değişti, ölçüler bozuldu. Öyle ki bazıları fitneye adalet, adalete fitne; vefaya gerilik, kadîm geleneklere hürmete noksanlık demeye başladı.
Fakat biz durduğumuz yeri değiştirmedik.
Biz hâlâ tarihin, vefanın, izzetin, edebin ve kadîm mirasın muhafazasının yanındayız.
Osmanlı nizamı, İttihat ve Terakkî’nin ve devrin ağır siyasî hadiselerinin büyük tesiri bulunan çalkantılar içerisinde nihayete erdi; köklü bir tarihî nizam kayboldu ve büyük bir devletin sahifesi kapandı.
Lâkin Allah Teâlâ bazen mihnetin bağrından nimet, celâlin ardından cemâl, kaybın içinden tarihin yeni bir kapısını çıkarır.
Nitekim yeni siyasî coğrafyada kendi vatanlarında devlet, istikrar ve devamlılık mânalarını taşıyan yeni kraliyet hânedanları zuhur etti.
Hâşimî Hânedânı: Nesebin Nuru ve Devletin Vakarı
Lâkin bu hânedanların arasında öyle bir hâne vardır ki zikredildiğinde neseb edeble buluşur, tarih huşûa gelir ve muhabbet ayağa kalkar.
O hâne:
Şerefli Hâşimî Hânedânı’dır.
Onlar, varlığın efendisi ve Allah’ın Habîbi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin mensup olduğu mübarek Hâşimî şeceresine mensupturlar.
Bu, kökleri tarihin derinliklerine inen, dalları ümmetin beldelerine yayılan ve mânevî meyveleri müminlerin gönüllerinde bulunan bir ağaçtır.
Nasıl Âl-i İbrahim nübüvvet tarihinde mübarek bir silsile olmuşsa, Hâşimî nesebi de İslâm tarihi boyunca çok sayıda seyyid ve şerifin, imamın, âlimin, ârifin, mürşidin, mücahidin ve hizmet ehlinin yetiştiği mübarek bir ocak olmuştur.
Bu şerefli hânedânın yakın tarihinde Şerif Hüseyin bin Ali vardır.
Ardından kurucu Kral I. Abdullah…
Sonra Kral Talal…
Ürdün tarihinde büyük bir isim olan Kral Hüseyin bin Talal…
Bugün Hâşimî emanetini taşıyan Kral II. Abdullah bin Hüseyin…
Ve o mübarek ağacın geleceğe uzanan genç dalı:
Veliaht Prens Hüseyin bin Abdullah.
O, Hâşimî semasında genç bir bedr; geçmişi geleceğe bağlayan bir ümidin remzi ve yarınlara nazar eden köklü bir hânedânın çehresidir.
Biz onun şahsında yalnızca genç bir veliaht değil; ecdadın emanetinin yeni bir neslin omuzlarına intikal edişini görmekteyiz.
Çünkü:
Nesebin şerefi hizmetle,
hizmetin şerefi vefayla,
vefanın kemâli edeble,
edebin kemâli ise Allah’a kulluk ve Resûlü’ne ittibâdaki sadakatle tamamlanır.
Hâşimîlere duyulan muhabbet Ürdün hudutlarıyla mahdut değildir. Yeryüzünün doğusunda ve batısında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Ehl-i Beytine ve Hâşimî şeceresine muhabbetle bağlı nice gönül vardır.
Bu muhabbetin hakikati neseb taassubu değil, aslında Muhabbet-i Muhammediyye’dir.
Neseb, sahibini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ahlâkına ve sünnetine götürdüğü vakit şerefinin kemâline ulaşır.
Ümmet namazlarında:
“Allah’ım! İbrahim’e ve Âl-i İbrahim’e salât eylediğin gibi Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e de salât eyle. Muhakkak Sen Hamîd ve Mecîd’sin.”
diye niyaz eder.
Bu ne büyük sırdır!
Günde beş vakit kıblesine yönelen bir ümmetin lisanında Âl-i Muhammed’in adı yaşamaktadır.
Allah Teâlâ:
﴿ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى ﴾
buyurmuştur. Bu âyet-i kerîme, ulemânın kurbâya muhabbetin şeref ve mevkiini beyan ederken istidlâl ettiği celîl nasslardan biri olmuştur.
Sekaleyn hadisleri de muhtelif lafız ve tariklerle rivayet edilmiş; ümmete Kitâbullah’ın hakkını ve Peygamberinin Ehl-i Beytinin makamını hatırlatmıştır.
Fakat Ehl-i Beyt muhabbeti hakikatte sünnet-i nebeviyeden ayrılamaz.
Ehl-i Beyt, Beyt-i Nebevî’nin yaşayan hâtırasıdır; sünnet ise muhabbetin sıdkının mizanıdır.
Ehl-i tarîkin lisanıyla:
Muhabbet ittibâyı,
ittibâ edebi,
edep vefayı,
vefa ise hizmeti iktiza eder.
Hâşimî nesebinin hakikî şerefi işte burada tecellî eder.
İzzet yalnız kanda değil, o nesebin hatırlattığı Muhammedî emanettedir.
Âl-i Suûd: Haremeyn-i Şerîfeyn’e Hizmetin Şerefi
Arabistan yarımadasında Âl-i Suûd, uzun tarihî bir seyirden sonra geniş bölgeleri tek bir devlet çatısı altında toplamış bir kraliyet hânedanıdır.
Bugün krallığın taşıdığı en büyük emanetlerden biri Haremeyn-i Şerîfeyn’in hizmetidir.
Mekke-i Mükerreme…
Medîne-i Münevvere…
Beyt-i Atîk’in beldesi ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şehri, mübarek bedeninin medfen-i şerifi…
Bu iki mukaddes beldeye hizmet, dünyevî saltanatın pek çok tezahüründen daha yüce bir şeref ve Müslümanların gönüllerinde pek büyük bir mesuliyettir.
Meliklik şeref ise mukaddesâta hizmet, mülk ile iftihar etmekten daha büyük bir şereftir.
Saltanatın en güzel mânalarından biri şudur:
Hizmet, hükmetmenin önüne geçsin.
Âl-i Nehyân: Çölün Sükûnetinden Umranın Ufuklarına
Müstesna hükümdar hânedanlarından biri de Âl-i Nehyân’dır.
Birleşik Arap Emirlikleri tarihinde Şeyh Zâyed bin Sultan Âl-i Nehyân’ın ismi; devletin kuruluşu, inşası ve siyasî uzak görüşlülükle birlikte anılmaktadır.
Çöl hayatından modern şehirlerin imarına uzanan büyük dönüşüm, servetin tek başına medeniyet kuramayacağını göstermiştir.
Servete hikmet, kuvvete basiret, imkâna istikrar, geleceğe bakışa ise hâfızanın muhafazası refakat etmelidir.
Âl-i Mektûm: Ufka Bakan Hâne
Âl-i Mektûm’un Dubai tarihinde aşikâr bir mevkii vardır.
Geçmişin mütevazı ticaret limanının küresel tesire sahip bir şehre dönüşmesi yalnız maddî imkânlarla açıklanamaz. Bunun arkasında idare, ticaret, imar ve geleceğe nazar hususunda nesiller boyunca birikmiş tecrübe vardır.
Köklü hükümdar hânedanlarının meziyetlerinden biri de şudur:
Devlet siyasetini yalnız yarın için değil, henüz doğmamış nesiller için kurabilmek.
Devlet fıkhının bir veçhesi de bugün dikilen ağacın yüz sene sonra gölgesinde oturacak insanı bugünden düşünebilmektir.
Âl-i Sânî: Katar Devletinin Hâfızası
Katar’da Âl-i Sânî, tarihi devletin tarihi ve hüviyetiyle kuvvetle irtibatlı bir hânedandır.
Coğrafî bakımdan küçük bir ülkenin hususiyetini koruyarak bölgesel ve milletlerarası sahada tesir sahibi olması; devamlılığın, uzak görüşlülüğün, siyaset ve diplomasi sanatının ehemmiyetini göstermektedir.
Burada da taht yalnız hükümdarın oturduğu yer değildir.
Nesiller arasında intikal eden devlet emanetinin makamıdır.
Âl-i Sabah, Âl-i Halîfe ve Âl-i Bû Saîd
Kuveyt’te Âl-i Sabah, Körfez’in köklü hükümdar hânedanlarından biridir.
Bahreyn’de Âl-i Halîfe, ülkenin siyasî ve tarihî hâfızasında merkezî bir mevki taşır.
Umman’da Âl-i Bû Saîd, asırlara uzanan bir saltanat geleneğinin temsilcisidir.
Bilhassa Umman’ın siyasî, ticarî ve denizcilik hâfızasının tesiri, tarihin muhtelif devirlerinde Hint Okyanusu’ndan Doğu Afrika sahillerine kadar uzanmıştır.
Bütün bu hânedanlar bize şu veciz hakikati hatırlatmaktadır:
Devlet yalnız hudut değil, hâfızadır.
Ümmet yalnız sayı değil, mensubiyettir.
Saltanat yalnız kuvvet değil, devamlılıktır.
Hükümdar hânedanı yalnız neseb değil, emanettir.
Fas’ta Alevî Hânedânı: Mağrib-i Aksâ’nın Kadîm İzzet Tacı
Mağrib-i Aksâ’da Şerif Alevî Hânedânı, İslâm dünyasında hâlen devam eden en köklü monarşi geleneklerinden birini temsil etmektedir.
Fas melikliğinde tarihî meşruiyet, dinî sembolizm, devletin devamlılığı ve hânedân hâfızası asırlar boyunca bir arada bulunmuştur.
Bazı kadîm monarşilerin sırlarından biri şudur:
Hükümdar, toplumun müşterek şuurunda yalnız siyasî bir reis değil; tarihle bugün, devletle cemiyet, ecdatla ahfâd arasında yaşayan bir rabıta hâline gelir.
Veliahtlık: Tahttan Önce Terbiye
Monarşinin en latîf mânalarından biri veliahtlık müessesesidir.
Veliahtlık yalnız gelecekte kimin tahta oturacağının tayini değildir.
İnsanın gençliğinden itibaren:
“Belki bir gün bu milletin emaneti senin omuzlarına konulacaktır.”
şuuruyla terbiye edilmesidir.
Prens, taç henüz başına konulmadan onun ağırlığını hissetmeye başlar.
Çünkü kendisine teslim edilecek olan yalnız saray, servet yahut makam değildir.
Ona teslim edilecek olan:
Ecdadın ismi,
halkın ümidi,
devletin heybeti,
hânedânın şerefi
ve gelecek nesillerin emanetidir.
Bundan dolayı Prens Hüseyin gibi genç bir veliahda baktığımızda yalnız bugüne değil, aynı zamanda istikbale nazar ederiz.
Saltanat Mânâsındaki Tasavvufî Sır
Ehl-i tasavvuf bilir ki her sûretin ardında bir hakikat, her dünyevî mülkün üzerinde zevalsiz bir saltanat vardır.
Allah Teâlâ buyurur:
﴿ قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ ﴾
Hakikat mizanında hükümdar mutlak mâlik değildir; elindekiler kendisine emanet edilmiş bir emanetçidir.
Taht emanettir.
Raiyyet emanettir.
Kuvvet emanettir.
Mal emanettir.
Hatta nesebin şerefi dahi emanettir.
Bu sebeple âriflerin mizanında sultanın büyüklüğü sahip olduğu sarayların çokluğuyla değil, adaletine şahit olup kendisine hayır dua eden gönüllerle ölçülür.
Tacın cevheri altın değil, adalettir.
Tahtın direği mermer değil, hizmettir.
Sultanın en büyük kalelerinden biri, hakkını teslim ettiği mazlumun duası; gönlünü aldığı fakirin kalbi ve adaletinin gölgesinde emniyet bulan raiyyetidir.
Hükümdar hânedanının şerefi de yalnız ecdadından kaç kişinin tahta oturduğunda değil; kendisine ulaşan emaneti gelecek nesillere aldığı hâlden daha pâk, daha aziz ve daha âdil bir şekilde teslim edebilmesindedir.
Niçin Saltanatın Vakarını Severiz?
Biz saltanatı yalnız parıltısından dolayı sevmeyiz.
Onda devamlılığı severiz.
Kadîm hânedanlara yalnız nesebinden dolayı hürmet etmeyiz; onlarda vefayı yüceltiriz.
Taca parladığı için hayran olmayız; onun altında bulunan mesuliyetin ağırlığını düşünürüz.
Saraya yalnız ihtişamından dolayı hürmet etmeyiz; kapısının mazluma açık olması gerektiğine inanırız.
Hükümdara yalnız kudretinden dolayı hürmet etmeyiz; kudretinin üzerinde adaletin, Allah korkusunun ve raiyyete hizmetin bulunmasını temenni ederiz.
Bu sebeple Âl-i Osman’ı tarihî hâfızamızın aziz bir parçası olarak vefayla anarız.
Hâşimî Hânedânını, Muhammedî nesebin şerefiyle Ürdün’deki Hâşimî devlet geleneğini bir araya getiren bir hâne olarak muhabbetle anarız.
Âl-i Suûd’un uhdesinde bulunan Haremeyn-i Şerîfeyn’e hizmet şerefine hürmet ederiz.
Âl-i Nehyân ve Âl-i Mektûm’un devlet inşası, imar ve istikbale yöneliş tecrübelerini takdir ederiz.
Âl-i Sânî, Âl-i Sabah, Âl-i Halîfe, Âl-i Bû Saîd ve Fas’taki Şerif Alevî Hânedânını her birinin kendi tarihi, hususiyeti ve devletinin devamındaki rolüyle yâd ederiz.
Çünkü hükümdar hânedanlarına hürmet, fertlerinin masum ve hatasız olduğuna inanmak değildir.
Maksat; devlet makamına hürmet, tarihe vefa, emaneti muhafaza, raiyyete merhamet ve adaletin devamı için dua etmektir.
Hâtime ve Dua
Ehl-i tarîk bilir ki:
Her kışın ardından bahar,
her gecenin ardından fecir,
her celâlin ardında cemâl,
her gurbetin nihayetinde bir vuslat ümidi vardır.
Kış ne kadar uzun sürerse sürsün baharı engelleyemez.
Gecenin karanlığı ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın fecrin doğuşunu hapsedemez.
Ağacın kökü sabit, menbaı temiz ve emaneti büyükse Allah’ın izniyle dalları yeniden çiçek açabilir.
Bizim muradımız makam değil hizmet, kuvvet değil adalet, gösteriş değil hak ile izzet, şöhret değil emanete vefa ve bütün bunların üzerinde gücümüz nisbetinde ahlâk-ı Muhammediyyenin ihyasıdır.
Allah’ım! Meliklere adalet, veliahtlara hikmet, devlet ricâline basiret ve feraset, milletlere emniyet ve sekînet ihsan eyle.
Allah’ım! Tahtları zulmün değil adaletin minberi; sarayları kibrin değil hizmetin kapısı; saltanatı nefislerin hazlarına değil kulların maslahatlarına vesile eyle.
Hükümdar hânedanlarını birlik, istikrar ve hayrın vesilesi kıl.
Kral II. Abdullah’ın ömrünü bereketli eyle, onu sevip razı olduğun işlere muvaffak kıl ve amellerini hayır terazisine koy.
Veliaht Prens Hüseyin bin Abdullah’ı vatanına, ümmetine ve insanlığa hizmette muvaffak eyle; ona hikmet, adalet ve vakar libasını giydir.
Haremeyn-i Şerîfeyn’in hizmetinde bulunanları her türlü hayra muvaffak kıl ve bu büyük emaneti hakkıyla eda etmelerinde kendilerine yardım eyle.
Allah’ım! Müslümanların hükümdarlarını ve emirlerini ıslah eyle; onları hayrın anahtarları, şerrin kilitleri kıl. Beldeler üzerinde emniyet ve istikrarı daim eyle.
Meliklikler adaletle daim olsun.
Veliahtlar hikmetle bahtiyar olsun.
Kadîm hânedanlar hayır üzere pâyidar olsun.
Devletler izzet ve insafla kaim olsun.
Hâşimî Hânedânının şeref ve mevkii hizmet, adalet ve vefayla daim olsun.
Ve bütün dünyevî saltanatların üzerinde şu ezelî hakikat bâkî kalsın:
Mülk Allah’ındır.
Emir Allah’ındır.
İzzet Allah’ındır.
Beka yalnız Allah’ındır.
Sonra bütün muhabbetlerimiz Habîb-i Mustafa’nın kapısında nihayet bulsun:
Efendimiz ve Mevlâmız Muhammed Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
Allah’ım! Ona, tertemiz Âline, güzide ashabına ve kıyamete kadar onların yolunda edep, sıdk ve vefa ile yürüyenlere salât, selâm ve bereket ihsan eyle.
Dualarımızın sonu: Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.
Kaleme alan
Hâşimîlerin hâdimi,
ehl-i mülk ü saltanatın muhibbi,
Veliaht Prens Hüseyin’in muhibbi,
Rabbinin rahmetine muhtaç,
Dr. Molla Yunus Emre Aydın el-Kâdirî
en-Nakşibendî eş-Şâzelî
Türkiye
