Tasavvuf, özü itibarıyla insanı Hakk’a yaklaştırmayı, gönülleri muhabbetle birleştirmeyi, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmeyi gaye edinen bir irfan yoludur. Bu yolun esası ihlâs, istikamet, edep ve muhabbettir. Tarîkat-ı aliyyenin hangi koluna mensup olursa olsun, hakiki bir sûfînin en mühim vasıflarından biri, kendi meşrebine sadakat gösterirken diğer meşreplere karşı hürmet ve muhabbetini muhafaza edebilmesidir. Zira tasavvufun gayesi insanları birbirinden uzaklaştırmak değil, onları Allah Teâlâ’nın rızasında birleştirmektir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Müminler ancak kardeştirler.” (el-Hucurât, 49/10) buyurarak uhuvvetin temelini iman üzerine bina etmiştir. Yine “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103) fermân-ı ilâhîsiyle müminleri tefrikadan sakındırmıştır. Şu hâlde kardeşlik, yalnızca aynı meşrebe, aynı silsileye yahut aynı şeyhe mensup olanlar arasında değil, bütün ehl-i iman arasında gözetilmesi gereken ilâhî bir mesuliyettir. Hele ki aynı kıbleye yönelen, aynı Peygamber’in sünnetine ittibâ etmeyi gaye edinen, aynı mânevî terbiyenin farklı usullerini benimseyen tarîkat mensupları arasında bu kardeşliğin daha kuvvetli olması icap eder.
Kâdirî, Nakşibendî, Şâzelî, Rifâî, Mevlevî, Halvetî ve sair turuk-ı aliyyenin her birinin kendine mahsus usul, erkân ve terbiyesi bulunabilir. Kimi cehrî zikri, kimi hafî zikri; kimi sohbeti, kimi halveti, kimi hizmeti mânevî terbiyenin merkezine almıştır. Lâkin usullerdeki bu farklılıklar, maksatların birbirine zıt olduğu manasına gelmez. Şer‘-i şerîfe bağlılık, Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine ittibâ, nefsin ıslahı ve güzel ahlâkın tahsili, sahih tasavvuf yollarının müşterek esaslarıdır. Bundan dolayı meşrep farklılıklarını bir ihtilaf ve üstünlük vesilesi hâline getirmek, tasavvufun ruhuyla bağdaşmaz.
Unutulmamalıdır ki bir müridin kendi şeyhini sevmesi sadakattir; fakat bu sevgiyi başka meşâyihin hukukunu çiğnemeye vesile kılması taassuptur. Kendi yoluna muhabbet beslemek ne kadar tabiî ve güzel ise başkalarının yolunu tahkir etmek de o derece çirkin ve tehlikelidir. Zira muhabbetin kemâli, başkasına duyulan hürmeti ortadan kaldırmakta değil, bilakis onu muhafaza edebilmekte kendisini gösterir.
Bir mürid, kendi mürşidini gönlünün sultanı, terbiyesinin rehberi ve mânevî hayatının vesilesi olarak görebilir. Hatta kendi nazarında onu bütün meşâyihten üstün de tutabilir. Bu, onun şahsî muhabbeti ve hüsnüzannıdır. Ancak bu kanaatini bütün insanlara kabul ettirmeye çalışması, başka mürşidleri küçümsemesi yahut kendi şeyhine intisap etmeyenleri mânevî bakımdan noksan görmesi doğru değildir. Çünkü velâyetin hakiki derecelerini bilen Allah Teâlâ’dır. İnsanların bâtınlarına, ihlâslarına ve Cenâb-ı Hak katındaki makamlarına dair kesin hükümler vermek kulların vazifesi değildir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, “Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. O, takvâ sahibi olanı en iyi bilendir.” (en-Necm, 53/32) buyurmaktadır. Bu ilâhî ikaz, yalnızca ferdî tezkiyeye değil, mensup olduğumuz zümreleri mutlak bir üstünlük makamına yerleştirme temayülüne karşı da bizlere mühim bir ölçü vermektedir.
Tasavvuf tarihinde büyük meşâyihin birbirlerine gösterdikleri hürmet, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir irfan mirasıdır. Hakiki büyükler, kendi yollarının hususiyetlerini muhafaza etmekle beraber başka meşreplerin büyüklerine karşı edebi elden bırakmamışlardır. Zira onlar bilirlerdi ki Allah dostlarına hürmet, yalnızca kendi silsilesindeki zevâta mahsus değildir. Bir zâtın başka bir tarîkata mensup olması, onun ilmini, takvâsını, hizmetini ve mânevî şahsiyetini inkâr etmeyi gerektirmez.
Bir büyüğün büyüklüğünü teslim etmek için mutlaka onun müridi olmak gerekmez. Bir âlimin ilminden istifade etmek için onun bütün görüşlerini benimsemek şart olmadığı gibi, bir mürşide hürmet etmek için de onun tarîkatına intisap etmek icap etmez. İşte tasavvufî edebin en mühim tezahürlerinden biri budur. İnsan kendi kapısında hizmet ederken başka kapıların ehline de hürmet göstermeyi bilmelidir.
Bu noktada bilhassa ihtilaflı meselelerden uzak durmanın ehemmiyeti büyüktür. Tarîkatlar arasında tarih boyunca birtakım usul, erkân, silsile ve meşrep farklılıkları bulunduğu malumdur. Bunların ilmî bir zeminde, ehli tarafından ve edep dairesinde müzakere edilmesi elbette mümkündür. Ancak bu meselelerin avam arasında münakaşa, husumet ve tefrika vesilesi hâline getirilmesi büyük bir mânevî zarardır. Herkesin her mesele hakkında konuşması gerekmediği gibi, bilhassa gönülleri incitecek ve kardeşlik hukukunu zedeleyecek ihtilafları sürekli gündemde tutmanın da kimseye faydası yoktur.
Burada ihtilaflı meselelerden uzak durmak, hakikati gizlemek yahut ilmî tenkidi terk etmek manasına gelmez. Ehl-i ilim, gerektiğinde bir görüşü delilleriyle tenkit edebilir, bir uygulamanın şer‘î ölçülere uygun olmadığını ifade edebilir. Ancak ilmî tenkit başka, şahısları tahkir etmek başkadır. Bir meselede hata bulunduğunu söylemek başka, o hatadan hareketle bütün bir tarîkatı, silsileyi veya mensuplarını itibarsızlaştırmak başkadır. İlim adaleti, tasavvuf ise edebi gerektirir. Her ikisinden mahrum bir münakaşanın neticesi, çoğu zaman kalplerin kırılmasından ibaret kalır.
Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir.” buyurmuşlardır (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân, 65). Bu nebevî ölçü karşısında insanın kendi nefsine şu suali sorması gerekir: Benim dilimden başka tarîkatların mensupları emin midir? Benim bulunduğum mecliste başka meşâyihin haysiyeti ve hürmeti muhafaza edilmekte midir? Yoksa kendi şeyhime muhabbet ettiğimi söylerken başkalarının gönlünü kırmakta mıyım?
Şunu da unutmamak gerekir ki taassup, her zaman açık bir düşmanlık suretinde ortaya çıkmaz. Bazen aşırı medihte, bazen başkalarının faziletini görmezden gelmekte, bazen de kendi mensubiyetini mânevî bir imtiyaz vesilesi saymakta kendisini gösterir. Hâlbuki tasavvufun insana kazandırması gereken ilk hasletlerden biri tevazudur. Nefsini terbiye etmek için bir mürşidin kapısına varan kimsenin, zamanla o mensubiyeti nefsine üstünlük vesilesi yapması ne hazin bir tezattır!
Bir dervişin vazifesi, mensup olduğu tarîkatın büyüklüğünü başkalarını küçülterek ispat etmeye çalışmak değildir. Onun vazifesi, güzel ahlâkıyla, edebiyle, hizmetiyle ve istikametiyle kendi yolunun güzelliğini temsil etmektir. İnsanlar bir mürşidin kıymetini yalnızca hakkında söylenen methiyelerden değil, yetiştirdiği insanların hâl ve ahlâkından da tanırlar. Bu sebeple bir müridin kötü üslubu, kimi zaman mensup olduğu mânevî yol hakkında da olumsuz kanaatlerin doğmasına sebep olabilir.
Herkesi kendi şeyhimize mürid yapmaya çalışmak yerine, hiç kimseyi şeyhimize düşman etmemeye gayret etmeliyiz. Zira muhabbet zorla olmaz. Gönül, cebir ve tahakkümle değil, edep, ihlâs ve güzel muameleyle kazanılır. Bir insanın başka bir mürşide muhabbet beslemesi bizim muhabbetimizi eksiltmez. Başka bir tarîkatın hizmetinin bereketlenmesi bizim yolumuzun bereketine mâni değildir. Bilakis hayır ehlinin çoğalması, ümmet-i Muhammed için bir rahmet ve sevinç vesilesidir.
Bugün tasavvuf ehlinin üzerinde hassasiyetle durması gereken husus, meşrep farklılıklarını derinleştirmek değil, müşterek değerler etrafında kardeşlik hukukunu kuvvetlendirmektir. Zira ümmetin nice müşkilleri, gençliğin nice mânevî ihtiyaçları, ilim ve irfan hizmetlerinin nice mesuliyetleri bulunmaktadır. Böyle bir zamanda Müslümanların, hususen de ehl-i tasavvufun, birbirleriyle meşgul olup ihtilafları büyütmeleri yerine ilme, irşada, hizmete ve güzel ahlâka yönelmeleri daha münasiptir.
Bizler kendi meşrebimize, silsilemize ve mürşidimize muhabbetimizi muhafaza ederiz. Bu muhabbetten taviz vermemiz de gerekmez. Lâkin aynı zamanda başka meşreplerin büyüklerine karşı hürmetimizi, onların mensuplarına karşı kardeşliğimizi ve geçmiş hizmetlerine karşı vefamızı da muhafaza ederiz. Bir kapıya gönül vermek, diğer kapılara hürmetsizlik etmeyi gerektirmez. Sadakat ile taassup arasındaki farkı gözetmek, hakiki dervişliğin icaplarındandır.
Hususen meşâyih-i kirâmın isimleri ve hatıraları üzerinden yürütülen münakaşalarda son derece ihtiyatlı olmak gerekir. Vefat etmiş büyüklerin hatıralarını, yaşayan mürşidlerin şahsiyetlerini ve onlara gönül vermiş insanların muhabbetlerini incitmekten sakınmalıdır. Bir büyüğün her görüşüne katılmak mecburiyetinde değiliz; fakat farklı kanaatte olmak, onun hürmetini ortadan kaldırmaz. İhtilafımız olabilir, fakat ihtilafımız edebimizi ortadan kaldırmamalıdır.
Netice itibarıyla tasavvuf yolu, gönül kırmanın değil gönül yapmanın, ayrıştırmanın değil birleştirmenin, nefsini üstün görmenin değil onu terbiye etmenin yoludur. Hakiki derviş, kendi şeyhine sadık, diğer meşâyihe hürmetkâr, bütün müminlere karşı müşfik ve kendi nefsine karşı daima murakabe hâlinde olan kimsedir.
Bizlere düşen, geçmişte hangi kapıdan feyiz almış olursak olalım o kapının hatırasını hayırla yâd etmek; bugün hangi yolda hizmet ediyorsak edelim başka yolların ehline karşı muhabbet ve hürmetimizi muhafaza etmektir. Çünkü mânevî yolculukta vefa, geçmişi inkâr etmemek; sadakat, başkasını tahkir etmemek; edep ise her hak sahibinin hakkını teslim edebilmektir.
Kendi mürşidimize muhabbetimiz, başka mürşidlere hürmetimize mâni olmamalıdır. Kendi yolumuza sadakatimiz, başka yolların ehline karşı adaletsizliğe dönüşmemelidir. Zira hakiki muhabbet, düşmanlık üretmez; hakiki irfan, taassubu beslemez; hakiki tasavvuf ise insanı nefsinin değil, Hakk’ın rızasının peşinde yürütür.
Cenâb-ı Hak bizleri muhabbetinde samimi, sadakatinde istikamet sahibi, ihtilafında insaflı ve her hâlinde edepli kullarından eylesin. Gönüllerimizi tefrikadan, dillerimizi gıybet ve tahkirden, nefislerimizi kibir ve taassuptan muhafaza buyursun. Bütün meşâyih-i kirâmın hizmetlerini makbul, hatıralarını aziz, mensupları arasındaki uhuvvet ve muhabbeti daim eylesin.
Âmin.
Dr. Molla Yûnus Emre Aydın
