Kalbi fitne, hırs, kin ve nefretle yoğrulmuş, sînesi gayz ile dolmuş bir kısım müritlerden tasavvufun pâk seciyelerini, ehl-i tarîkin edebini ve muhabbet yolunun inceliklerini anlamalarını artık beklemiyorum. Esasen bir cihetten sizin de kabahatiniz yoktur. Zira size sevmeyi nefret etmek, sadakati husumet beslemek, gayreti başkasına kin kusmak diye öğrettiler; kini esas-ı meslek ittihaz ettirip taassubu teslimiyet, düşmanlığı sadakat, yalan ve bühtanı yaymayı da irşad ve hizmet diye bellettiler. Kendi büyüğünüzü sevmenin başka büyükleri küçültmekle, kendi kapınıza sadakatin başka kapılara husumetle ispat edileceğini telkin ettiler. Böyle yetiştirilen bir gönülden muhabbet, böyle terbiye edilen bir lisandan insaf beklemek elbette müşküldür.
Hâlbuki bizim meşâyıhtan öğrendiğimiz tasavvuf bu değildir. Tasavvuf, nefsin kötü huylarını dinî kisveler altında muhafaza etmek değil, onları tezkiye ateşinde eritmek; kalbi mâsivânın, kibrin, hasedin, kinin ve benlik davasının kirlerinden temizlemektir. Cüneyd-i Bağdâdî’ye nispet edilen meşhur tarifte tasavvuf, “Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.” Bu yolun özü benliği tahkim etmek değil, benlik davasını kırmaktır. Tarikata girdikten sonra “ben”i küçülmeyip mensubiyetiyle daha da büyüyen, evvelce dünyasıyla kibirlenirken şimdi şeyhiyle ve tarikatıyla kibirlenen kimse, elbisesini değiştirmiş fakat nefsini değiştirememiştir.
İmâm Kuşeyrî’nin Risâle’sinde naklettiği meşhur sözde Cüneyd-i Bağdâdî tasavvuf yolunun ölçüsünü şöyle vazeder: “Bizim şu yolumuz Kitap ve Sünnet ile mukayyettir.” Öyleyse hiçbir muhabbet şeriatın adaletini iptal edemez, hiçbir intisap yalanı helâl kılamaz, hiçbir şeyhe bağlılık bir Müslümanın ırzını ve haysiyetini çiğnemeye ruhsat veremez. Mürşide muhabbet insanı Resûlullah’ın ﷺ ahlâkına yaklaştırdığı ölçüde kıymetlidir. Muhabbet adına adalet terk ediliyor, sadakat adına bühtan ediliyor, hizmet adına insanların mahremiyetleri araştırılıyor ve hamiyet adına Müslümanların gönülleri kırılıyorsa, orada isim tasavvuf olarak kalsa bile tasavvufun ruhundan uzaklaşılmıştır.
Tasavvufun hakikati gönül yıkmak değil gönül yapmak, ayıp aramak değil setretmek, insanları birbirine düşürmek değil telif-i kulûb etmektir. Seriyy-i Sekatî’den nakledilen şu mânâ bu yolun mihenk taşlarındandır: “Tasavvuf üç mânânın ismidir: Marifetinin nuru vera‘ının nurunu söndürmez; Kitap’ın zâhirine aykırı bâtınî bir ilimden söz etmez; kerametler onu Allah’ın haramlarını çiğnemeye sevk etmez.” Demek ki mâneviyatın hakikati, şeriat ve ahlâk hududunun dışına çıkmakta değil, o hududu daha büyük bir hassasiyetle muhafaza etmektedir.
Şeyhe muhabbet de böyledir. Bir mürşidi sevmek, başka bir mürşide düşman olmayı icap ettirmez. Kendi dergâhının kandilini yakmak için başka dergâhların kandillerini söndürmeye ihtiyaç yoktur. Hakiki muhabbet kendi kuvvetiyle ayakta durur; düşman üreterek beslenmez. Bir kimsenin kendi büyüğünü yüceltebilmek için başka büyükleri küçültmeye ihtiyacı varsa, orada muhabbetten ziyade nefsânî bir mensubiyet duygusunun bulunmasından korkulur. Zira muhabbetin ispatı nefret değildir. Kendi şeyhini seven müridin vazifesi başkalarının şeyhlerine dil uzatmak değil, kendi şeyhinden aldığı terbiyeyi hâliyle göstermektir.
Ebû Hafs el-Haddâd’ın tasavvufu tarif ederken söylediği “Tasavvuf bütünüyle edeptir; her vaktin bir edebi, her hâlin bir edebi, her makamın bir edebi vardır” sözü burada ne kadar mânidardır. Eğer tasavvuf baştan sona edep ise, müridin şeyhini müdafaa ederken de bir edebi olmak zorundadır. Hakaretin, tehdidin, tahkirin, yalanın, bühtanın ve insanların haysiyetiyle oynamanın adı müdafaa olamaz. Bir mürşidin büyüklüğünü göstermek isteyen kimse, evvela onun terbiyesinden kendisine ne düştüğünü göstermelidir. Öyle bir hilm, merhamet ve vakar taşımalıdır ki insanlar müride bakınca mürşidinin terbiyesini merak etsinler. Mürşide bundan daha güzel bir medhiye az bulunur.
Bu sebeple müridin hâli, bağlı bulunduğu terbiyenin dışarıya akseden aynasıdır. Şeyhinin huzurunda iki büklüm olup kapıdan çıktıktan sonra insanlara tepeden bakan kimsenin bedeni eğilmiş, fakat nefsi henüz eğilmemiştir. Elinde tesbih bulunduğu hâlde dilinde Müslümanların şerefi dolaşan kimsenin tesbihi eline geçmiş, fakat zikri henüz kalbine inmemiştir. Dudağında “Allah” lafzı eksik olmadığı hâlde kalbinde mümin kardeşine karşı yıllarca dinmeyen bir kin taşıyan kimsenin önünde daha uzun bir seyr ü sülûk vardır. Çünkü zikrin muradı yalnız dilin hareketi değil, kalbin taharetidir; sohbetin muradı yalnız vecd ve gözyaşı değil, ahlâkın güzelleşmesidir; rabıtanın muradı yalnız sûreti tahayyül değil, mürşidin hâlinden ve edebinden nasip almaktır.
Ebû Ali er-Rûzbârî’ye nispet edilen “Tasavvuf, kovulsa dahi sevgilinin kapısının eşiğine çökmektir” sözü de dervişliğin sadakat tarafını anlatır. Lâkin o eşikte oturmanın alâmeti başkasını eşikten kovmak değildir. Derviş kendi nispetini nimet bilir, fakat bu nimeti başkalarına karşı üstünlük vesilesi yapmaz. Zira sûfînin nazarı evvela kendi kusuruna çevrilidir. Başkasının ayıbını saymakla meşgul olan insan, kendi nefsinin defterini okumaya vakit bulamaz. Seyr ü sülûk ise başkalarının kusurlarını keşfetme yolu değil, insanın kendi nefsinin perdelerini keşfetme yoludur.
Seyr ü Sülûk Yolunda Sâlikin Karşısına Çıkan Vartalar
Tam burada mühim bir inceliğin altını çizmek gerekir. Burada mevzubahis edilen husus, hâşâ, tasavvufun kendisinde bir tehlike veya noksanlık bulunması değildir. Tasavvuf, Kur’ân ve Sünnet’in ihsan, tezkiye, zühd, takvâ ve hüsn-i ahlâka dair hakikatlerinin insanın bâtınında tahakkukunu gaye edinen bir terbiye yoludur. Ancak yol ne kadar pâk olursa olsun, o yolda yürüyen sâlik henüz terbiye edilmekte olan nefsini beraberinde taşır. Bu sebeple sâlikin önüne, kendi nefsinden, ifratından, yanlış telakkilerinden, ölçüsüz muhabbetinden ve meşrep taassubundan doğan birtakım vartalar çıkabilir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin ehl-i tarîkatın seyr ü sülûkunda karşılaşabileceği birtakım hataları anlatırken kullandığı “vartalar” tabiri bu bakımdan fevkalâde mânidardır. Çünkü “varta” yolu zemmetmez; yolcuyu ikaz eder. Uçurumun bulunması menzilin yanlış olduğunu göstermez; yolcunun basiret, rehberlik ve dikkat sahibi olması gerektiğini gösterir. Dolayısıyla burada tenkit edilen tarikat değil, tarikat yolunda yürürken nefsinin oyunlarına mağlup olan sâlikin düştüğü vartalardır.
Bu vartaların en mühimlerinden biri, muhabbetin taassuba dönüşmesidir. Sâlik şeyhini sever; bu tabiîdir, hatta seyr ü sülûkün mühim rabıtalarından biridir. Fakat muhabbet ölçüsünü kaybettiğinde, kişi kendi mürşidine bağlılığını başka mürşitleri küçültmekle göstermeye başlarsa, burada muhabbet başka bir mahiyete bürünmüş olur. Kendi meşrebini hakikatin tamamı, kendi tarikatını yegâne kurtuluş yolu, kendi şeyhini de diğer bütün ehlullahın ölçüsü hâline getirmeye başladığında sâlik farkında olmadan bir vartanın kenarına gelmiş demektir.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği mânalardan biri de tarikat taassubunun, sâliki kendi tarikatının âdâb ve evrâdını dinin küllî ölçülerinin önüne geçirecek derecede ifrata sürükleyebilmesidir. Hâlbuki tarikat şeriatın hizmetindedir; şeriat tarikatın hizmetinde değildir. Mürşid Sünnet-i Seniyye’ye ulaştıran rehberdir; Sünnet-i Seniyye mürşidin şahsına tâbi değildir. Şeyh sevilir, fakat Resûlullah’ın ﷺ ölçüsünün önüne geçirilmez; tarikat âdâbına riayet edilir, fakat dinin muhkem ahkâmının üzerinde görülmez.
İşte bu sebeple tasavvuf yolundaki en ince vartalardan biri, vesile ile maksadın yer değiştirmesidir. Mürşid Allah’a ulaştıran bir vesiledir; maksat Allah’tır. Zikir kalbi Allah’a uyandıran bir vesiledir; maksat Allah’tır. Sohbet kalbi dirilten bir vesiledir; maksat Allah’tır. Tarikat sâliki tezkiye eden bir yoldur; maksat yine Allah’tır. Vesile maksadın önüne geçtiği zaman sülûkün istikameti bozulmaya başlar.
Bir başka varta, sâlikin nefsinin dünya elbisesini çıkarıp derviş hırkası giymesidir. Dün malıyla kibirlenen kimse bugün şeyhiyle kibirlenebilir. Dün makamıyla insanlara tepeden bakan kimse bugün tarikatıyla tepeden bakabilir. Dün “Ben zenginim, ben güçlüyüm, ben itibarlıyım.” diyordu; bugün “Ben filân şeyhin müridiyim, bizim yolumuz başkadır, bizim nispetimiz daha büyüktür.” diyebilir. Kelimeler değişmiş, nispet değişmiş, libas değişmiş; fakat bâtında hüküm süren “ben” değişmemiştir.
Hatta bu ikinci kibir, ilkinden daha gizli olabilir. Çünkü dünyevî kibir çıplaktır; insan onun kibir olduğunu daha kolay fark eder. Fakat dinî ve tasavvufî nispetlerin arkasına saklanan kibir, sahibine kendisini fazilet gibi gösterebilir. İnsan kibirlenirken tevazu ettiğini, taassup ederken sadakat gösterdiğini, başkasını küçümserken mürşidini yücelttiğini zannedebilir. İşte seyr ü sülûkün en ince vartalarından biri budur: Nefsin ölmek yerine şekil değiştirmesi.
Bir başka varta ise nefsânî öfkenin din gayreti zannedilmesidir. İnsan hasedine “gayret”, kinine “buğz”, taassubuna “sadakat”, kabalığına “celâl”, inadına “istikamet”, dedikodusuna “malumat”, iftirasına “müdafaa” adını verdiği vakit nefsinin hastalığını tedavi etmek şöyle dursun, ona dinî bir kisve giydirmiş olur. Sâlikin basireti tam da burada imtihan edilir. Zira yolun vartaları her zaman açık günahlar şeklinde karşıya çıkmaz; bazen hak sûretine bürünmüş nefsânî meyiller hâlinde gelir.
Bu sebeple sâlik daima nefsini itham etmeli, hissiyatını şeriatın, sünnetin, vicdanın ve adaletin terazisinde tartmalıdır. Muhabbet seni adaletten çıkarıyorsa orada bir varta vardır. Sadakat seni yalana götürüyorsa orada bir varta vardır. Şeyhine bağlılık seni başka Müslümanların haysiyetini çiğnemeye sevk ediyorsa orada bir varta vardır. Kendi meşrebine muhabbet seni başka meşrepleri tahkire götürüyorsa orada bir varta vardır. Mürşidini müdafaa etmek seni iftiraya sevk ediyorsa, o hareket artık müdafaa değil, nefsin müdafaasıdır.
Velhâsıl mesele tasavvufun tehlikesi değil, tasavvuf yolcusunun vartalarıdır. Yol pâktır; fakat sâlik nefsini beraberinde taşır. Terbiye zaten bunun için lazımdır. Seyr ü sülûk vartasız bir yolculuk değil; vartaları tanıyıp mürşidin irşadı, şeriatın ölçüsü, Sünnet-i Seniyye’nin nuru ve devamlı nefs muhasebesiyle onları aşma yolculuğudur.
Bu hakikat anlaşıldığında, tasavvuf adına görülen birtakım çirkinliklerin tasavvufa yüklenmesinin ne kadar yanlış olduğu da anlaşılır. Bir müridin taassubu tasavvuf değildir; bir dervişin kini tasavvuf değildir; bir müntesibin iftirası, kabalığı yahut zulmü tasavvuf değildir. Bunlar olsa olsa tasavvufun terbiye etmeye geldiği nefsin, henüz terbiye edilmemiş tezahürleridir. Hastanın hastalığı tabibin kusuru olmadığı gibi, nefsin hastalıkları da tasavvufun hakikati değildir.
İşte bundan dolayı nefsin öfkesini din gayreti zannetmek, insanın düşebileceği en ince afetlerden biridir. İnsan hasedine “gayret”, kinine “buğz”, taassubuna “sadakat”, kabalığına “celâl”, inadına “istikamet”, dedikodusuna “malumat”, iftirasına “müdafaa” adını verdiği zaman nefsinin hastalığını tedavi etmek şöyle dursun, ona bir de dinî meşruiyet elbisesi giydirmiş olur. Hâlbuki isimleri değiştirmek hakikatleri değiştirmez. Gıybet adına hizmet denilmekle helâl olmaz; iftira adına müdafaa denilmekle hakikat olmaz; zulüm adına sadakat denilmekle adalet olmaz; taassubun üzerine tasavvuf libası geçirilmekle irfan hâline gelmez.
Abdülkādir-i Geylânî Hazretleri’nin sohbetlerinde ısrarla üzerinde durduğu esaslardan biri nefsin itham edilmesi, insanın kendi kusuruyla meşgul olması ve bâtınını ıslah etmesidir. Geylânî terbiyesinin ruhu, insanın kendisini temize çıkarması değil nefsini hesaba çekmesidir. O hâlde Şâh-ı Geylânî’nin adını dilinden düşürmeyen bir kimsenin evvela kendi nefsinin Geylânî terbiyesinden ne kadar nasiplendiğine bakması gerekir. Gavs’ın menkıbelerini anlatmak başka, onun fütüvvetinden ve edebinden nasip almak başkadır. Keramet anlatmak kolay, istikamet üzere yaşamak zordur.
Bahâeddin Nakşibend Hazretleri’ne nispet edilen “Bizim yolumuz sohbetledir; hayır cemiyettedir” düsturu da aynı hakikati gösterir. Sohbet insanları birbirinden koparıyor, aynı kıbleye yönelen gönülleri birbirine düşman ediyor, müminlerin arasında yeni duvarlar örüyorsa sohbetin maksadı üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Sohbet, nefsi beslemek için değil nefsi terbiye etmek; mensubiyet taassubunu kuvvetlendirmek için değil gönülleri Allah’a yöneltmek içindir. Hakiki sohbetten kalkan insanın yükü ağırlaşmaz, hafifler; kini çoğalmaz, azalır; kendisini büyük görmez, kusurunu daha fazla görmeye başlar.
Şâzeliyye mektebinin büyüklerinden İbn Atâullah el-İskenderî’nin Hikem’indeki şu ikaz da nefsin gizli tuzaklarını anlamak bakımından pek mühimdir: “İçinde bulunduğu cehaletten daha büyük bir cehalet yoktur ki kişi nefsinden çıkan şeyi güzel görsün.” Nefis kendi fiilini güzel görmeye başladığında, bilhassa bunu din adına yaptığında muhasebe kapısı kapanmaya yüz tutar. İnsan artık “Ben hata ediyor olabilir miyim?” diye sormaz; “Ben hak tarafındayım, öyleyse yaptığım her şey haktır.” vehmine kapılır. İşte tasavvuf tam da bu vehmi kırmak için vardır.
Mürşide teslimiyet de hiçbir zaman aklın, vicdanın ve şer‘î mesuliyetin iptali değildir. Mürşid Allah’a götüren bir rehberdir; Allah’ın hükmünün yerine geçen bir merci değildir. Şahıslar hakikatle ölçülür; hakikat şahıslarla ölçülmez. Bir topluluğa mensubiyet her yapılanı doğru kabul etmek mecburiyeti doğurmaz. Hakiki sadakat, sevdiğinin hatırı için hakkı terk etmek değil, sevdiğine karşı dahi hakkı muhafaza edebilmektir. Zira adalet yalnız sevdiğimize karşı değil, sevmediğimize karşı da adalettir.
Tasavvufun imtihanı da esasen burada başlar. Seninle aynı meşrepten olana tebessüm etmen, seni öveni övmen, senin şeyhini seveni sevmen kolaydır. Asıl irfan, senden olmayana karşı da adaleti muhafaza edebilmektir. Seni tenkit eden kimsenin doğru sözünü teslim etmek insaftır; sana haksızlık edene cevap verirken senin de haksızlık yapmaman fütüvvettir; kızdığın bir kimse hakkında yalan söylememek takvâdır. Ahlâk yalnız dost meclislerinde değil, insanın hasmının karşısında da imtihan edilir.
Mevlânâ’nın irfanında aşk insanı daraltan değil genişleten bir mânâdır. Muhabbet çoğaldıkça gönlün tahammülü de genişlemelidir. “Benim şeyhim, benim kolum, benim cemaatim, benim meşrebim” diyerek gönül dünyasını gittikçe daraltan bir insanın, tasavvufun genişletici rahmetinden ne kadar nasip aldığı üzerinde düşünmesi gerekir. Hakiki nispet, insanı başka nispetleri tahkir etmeye değil, kendi nispetinin hakkını eda etmeye sevk eder. Gül kendi kokusunu yaymak için başka çiçeklerin kokusunu yok etmeye ihtiyaç duymaz.
Dergâh bir cephe, tarikat bir siyasî teşkilat, mürşid etrafında taraftar toplayan bir grup reisi değildir. Dergâh her şeyden evvel terbiye ocağıdır. Oraya nefisler büyütülmek için değil küçültülmek, düşmanlar çoğaltılmak için değil insanın kendi içindeki asıl düşmanı tanıması için girilir. İnsan yıllarca dışarıdaki insanlarla mücadele etmiş fakat kendi nefsiyle mücadele etmemişse seyr ü sülûkün istikametini şaşırmış demektir. Herkeste kusur bulmuş fakat kendi kusurunu görememişse aynayı yanlış tarafa çevirmiştir. Herkesi ıslah etmeye uğraşmış fakat kendi kalbini ıslah etmeyi unutmuşsa tasavvufun ilk derslerinden birini kaçırmıştır.
İmâm Gazâlî’nin bütün ahlâk ve tezkiye anlayışında da asıl mücadele insanın kendi nefsine yöneliktir. Kalbin hastalıkları olan kibir, haset, riyâ, ucb, hubb-i câh ve öfke tedavi edilmeden yalnız zâhirî aidiyetlerle kemâl meydana gelmez. Tasavvuf tam da bu sebeple nefsin hastalıklarını şeyh muhabbetinin arkasına saklama sanatı değil, o hastalıkları birer birer ortaya çıkarıp tedavi etme yoludur. Haset sökülecek, kin sökülecek, kibir sökülecek, ucb sökülecek, hırs ve gayz sökülecek; onların yerine muhabbet, merhamet, tevazu, edep, insaf, hilm, fütüvvet ve adalet yerleşecektir.
Bunca yıl bir dergâhın kapısında bulunup hâlâ insanların felaketinden seviniyor, kardeşinin düşmesine memnun oluyor, hakkında kötü bir haber duyduğunda tahkik etmeden yayıyor, kendinden olmayan herkesi düşman biliyor ve şeyhinin adını işittiğinde gözyaşı döktüğün hâlde bir Müslümanın haysiyeti çiğnendiğinde kalbin titremiyorsa kendine şu suali sormalısın: Ben bunca yıl nefsimi mi terbiye ettim, yoksa nefsimin taassubunu mu büyüttüm?
Tesbihin tanelerini aşındırmak kolaydır; nefsi aşındırmak zordur. Dergâha gidip gelmek kolaydır; dergâhın edebini eve, sokağa ve insanlarla münasebetlere taşımak zordur. Bir şeyhin adını bin defa söylemek kolaydır; onun ahlâkından bir ahlâk almak zordur. Hırka giymek kolaydır; hilm sahibi olmak zordur. Başına tâc koymak kolaydır; başkasını baş tâcı etmek zordur. Ehlullahın kerametlerini anlatmak kolaydır; onların istikametini yaşamak zordur.
Bu sebeple biz tasavvufu kin ve husumetin meşrulaştırıldığı bir meydan olarak görmedik. Biz tasavvufu Cüneydlerin edebinden, Geylânîlerin fütüvvetinden, Nakşibendlerin sohbetinden, Mevlânâların muhabbetinden, Gazâlîlerin tezkiyesinden, Şâzelîlerin irfanından tanıdık. Orada kin değil muhabbet, kibir değil mahviyet, tefrika değil ülfet, intikam değil af, tahkir değil hürmet, benlik değil ubûdiyet vardır.
Bizim bildiğimiz mürşid, müritlerinin nefretini büyütmez; nefislerini küçültür. Bizim bildiğimiz sohbet, başkalarının kusurlarını öğretmez; insanın kendi kusurlarını fark ettirir. Bizim bildiğimiz zikir yalnız tesbihin sayısını artırmaz; kalpteki merhameti de artırır. Bizim bildiğimiz irşad insanı mürşidine kul etmez; mürşidinin terbiyesiyle Allah’a daha güzel kul eder. Bizim bildiğimiz tasavvuf insanın kalbine yeni düşmanlar eklemez; kalbinde taşıdığı eski düşmanlıkları birer birer söker.
Bir ağacın mahiyeti meyvesinden anlaşılır. Tasavvufî terbiyenin meyvesi de insanın ahlâkında görülmelidir. Yıllar geçtikçe daha merhametli, daha affedici, daha mütevazı ve daha insaflı olmuş musun? İnsanların kusurlarını daha fazla örtüyor, kendi kusurlarını daha fazla görüyor musun? Muhalifine karşı adaletin artmış mı? Öfken azalmış mı? “Ben” kelimesi gönlünde küçülmüş mü? Allah’ın kullarına karşı şefkatin çoğalmış mı? Seyr ü sülûkün muhasebesi biraz da budur. Kaç yıldır intisaplı olduğun, kaç hatme yaptığın, kaç sohbet dinlediğin tek başına kemâlin ölçüsü değildir. Yol seni değiştirmediyse, yalnızca yolda bulunmuş olmakla övünmenin ne mânâsı vardır?
Velhâsıl irşadın semeresi edep, seyr ü sülûkün semeresi tezkiye, marifetin semeresi tevazu, zikrin semeresi huzur, sohbetin semeresi hüsn-i ahlâk, hizmetin semeresi ihlâs, tasavvufun nişanı merhamet, ehlullahın mirası ise muhabbettir. Kin ile irşad, gayz ile terbiye, iftira ile hizmet, zulüm ile sadakat, kibir ile dervişlik ve taassup ile irfan bir arada bulunmaz. Nefretin karanlığıyla Allah’a giden muhabbet yolu aydınlatılamaz.
Tasavvufun libasını giymek kolay, ahlâkını taşımak zordur. Derviş görünmek kolay, derviş olmak zordur. Bir mürşidin elini tutmak kolay, nefsinin yakasını bırakmak zordur. Ehlullahı anlatmak kolay, onların hâlinden nasip almak zordur. Bin defa “edep” demek kolay, öfke anında edepli kalmak zordur; bin defa “muhabbet” demek kolay, muhalifine karşı insaflı olmak zordur.
Ve insan kırk yıl bir kapının eşiğinde bekleyip de hâlâ kininden, kibrinden, hasedinden, hırsından ve gayzından bir şey kaybetmemişse artık kaç yıldır o kapıda bulunduğunu değil, o kapıdan kalbine ne girdiğini sormalıdır.
Hakiki sâlik ömrünü “Kim kimden üstündür?” sualiyle tüketmez.
Niyâzî-i Mısrî ile beraber sorar: “Dost kandedir?”
Ve belki de nefsin bütün gürültüsü sustuğu vakit, gönül o sualin cevabını işitmeye başlar.
Ey tarîkat erleri, ey hakîkat pîrleri,
Bir nişân verin bana, ol bî-nişân kandedir?
Kandedir dostun ili, kande açılır gülü,
Dost bağçesi bülbülü, gül-i handân kandedir?
Aradım bahr u berri, bulmadım ben bu sırrı,
Cism ü cândan içeri, gizli sultân kandedir?
Bildim ki cân tendedir, ten cân ile zindedir,
Ammâ n’idem bilmedim, câna cânân kandedir?
Niyâzî’ye cân olan, sırrında sultân olan,
Dîn ü hem îmân olan, ol bî-mekân kandedir?
